in

Denizlerin ve Karaların Keşfi

KEŞİFLER

Çağlar boyunca yeni ve değişik yerler bulmak amacıyla heyecanlı ve tehlikeli yolculuklara çıkan insanlar bu serüvenlere çeşitli nedenlerle atılmışlardır. Zengin olmak, ticaret yapmak, ün kazanmak, serüven tutkusu belirli dinsel inançları yaymak ya da ülkelerine yeni topraklar kazandırmak istemişlerdir. Hangi nedenle olursa olsun, dünyanın bilinmedik yerleri bize, kâşif adı verilen bu gezginlerce kazandırılmıştır.

Dünyanın keşfi denince akla Avrupalılar’ın 15. yüzyıldan başlayarak yürüttükleri büyük keşif yolculukları gelir. Ne var ki, bu yolculuklardan çok önce, dünyanın birçok yeri eski uygarlıklarca keşfedilmişti.

 

Fenikeliler gemileriyle Akdenizin doğusundan Kuzey Afrika’ya ve İspanya’ya doğru açıldılar. Araplar, Asya ve Afrika’nın büyük çöllerini Avrupalılar’dan çok önce baştan başa geçtiler. Güney Pasifik Adalarfnda yaşayanlar, Avrupalı kâşifler buraya ulaşmadan yüzlerce yıl önce denizyoluyla Güney Amerika’ya geldiler. Beyaz adamlarca “keşfedildiği” söylenen hemen tüm yerlerde aslında o toprakların yerlileri yaşıyordu. Kuzey ve Güney Amerika’da Amerika Yerlileri, Avustralya’da Avustralya Yerlileri, Yeni Zelanda’ da Maoriler gibi dünyanın Antarktika ve İzlanda dışındaki hemen bütün yörelerinde çeşitli halklar, uygarlıklar kurmuşlardı.

 

Coğrafya bilgilerini ilk kez bir araya getiren Eski Yunanlılar oldu. Gezginlerin ve tüccarların bütün çevre ülkelere yaptıkları yolculukların ve aralarında Büyük İskender’in seferlerinin kayıtlarının da bulunduğu belgeleri topladılar. Daha sonra, Romalılar da benzer belgeleri toplamayı sürdürdüler. Bunlara bakarak İS 150’ye gelindiğinde Akdeniz ve Karadeniz kıyılarının çok iyi bilindiği ve Batı Avrupa topraklarının kuzeyde Baltık’a kadar gezildiği söylenebilir. Hindistan kıyıları serüven meraklısı denizcilerce keşfedilmişti. Karayoluyla Çin’e kadar giden tüccarlar oldu.

Yaklaşık İS 500-1000 arasında yukarıda değinilen bütün bu bilgiler kayboldu. Kızıl Erik ve Leif Eriksson gibimVikingler’in İzlanda ve Grönland’ı keşfetmelerine, hatta Amerika’ya ulaşmalarına karşın, çoğu Avrupalının dış dünyaya ilişkin bilgisi düşsel öykülerle sınırlıydı. Bilmedikleri yörelerde, köpek başlı ya da başsız insanların ya da yüzlerini güneşten saklayan, tek gözlü, tek ayaklı garip yaratıkların yaşadığını sanıyorlardı. O dönemde gemiciler kıyılardan uzaklaşmayı ve uzun yolculuklara çıkmayı kolay kolay göze alamıyordu. Çünkü karayı göremeyecek kadar açıldıklarında yönlerini bulmaları çok zordu. Dünyanın düz olduğu inancı ve gemilerin ufuk çizgisini geçince boşluğa düşeceği korkusu yaygındı. 1300 dolaylarında magnetik pusula sayesinde Avrupalı denizciler, daha uzun yolculuklara çıkmaya ve gerçeğe yakın haritalar yapmaya başladılar.

Doğuya Giden Yollar

  13. yüzyılda Moğollar Orta Asya’nın otlaklarında büyük bir imparatorluk kurdular ve ordularıyla Doğu ve Orta Avrupa’ya akınlar düzenlemeye başladılar. Papa, Moğol yöneticilere elçiler yolladı. Bunların bazıları Uzakdoğu’ya kadar gitti. Tüccarlar doğu ile alışveriş yapmaya başladı. Bu gezgin tüccarların en ünlüsü Marko Polo’dur. Marko Polo 1275’te Kubilay Han’ın Pekin yakınındaki sarayına ulaştı ve yaklaşık 20 yıl boyunca bu büyük Moğol kağanın emrinde çalıştı. İtalya’ya döndükten sonra Asya topraklarındaki serüvenlerini yazdı. Çin’e ilişkin ilk derli toplu bilgileri içeren bu anılar, oraya gidecekler için iyi bir rehber oldu.

Ortaçağda Haçlı Seferleri, Avrupalıların, o çağda hâlâ gizemini koruyan doğu ile ilişkilerinin gelişmesine yol açtı. Savaşlar, Arapların, Kuzey Afrika, Güneybatı Asya ve Hint Okyanusu’na ilişkin bilgilerinin Avrupalılarca öğrenilmesini sağladı. Kutsal Topraklar’da savaşan batılı şövalyeler, güzel ipek, pamuklu ve muslin giysilerle, doğu yemeklerine konan çeşit çeşit baharatla ve Arap hekimlerin kullandıkları ilaçlarla tanıştılar. Bu malların kervanlarla çölleri aşarak nasıl taşındığını öğrendiler. Ne var ki, bu dönemde Hıristiyanlar ile Müslümanlar arasındaki düşmanlık, Avrupalıların, doğu topraklarına ulaşmalarına engel oldu.
Aynı dönemde Güney ve Batı Avrupa halkı, kendi ülkelerinde tutsak gibiydi. Kuzeyde karanlık ormanlar ve donmuş denizler, doğuda Moğollar, güney ve güneydoğuda savaşçı Araplar ve çöller, batıda da uçsuz bucaksız Atlas Okyanusu vardı.
Akdeniz’e ve doğuda baharatın geldiği Doğu Hint Adaları’na ulaşmak için çölleri aşmak, Müslüman Arapları yenmek gerekiyordu. Engellerin çevresini dolaşacak bir denizyolu bulunabileceğini ilk düşünen, Avrupa’nın batı ucunda yaşayan Portekizliler oldu.
1418’de Portekiz Prensi Henrique böyle bir yolculuk için bilgi toplamaya ve denizcileri eğitmeye başladı. Afrika’nın batı kıyılarına birçok keşif gezisi düzenledi ve Henrique’in ölümünden önce Cabo Verde (Yeşil Burun) Adaları’na ulaşıldı.

Birkaç yıl sonra bir Portekiz keşif kolu Akdeniz yoluyla Mısır’a geldi ve Kızıldeniz’ den geçerek gene denizyoluyla Hindistan’a ulaştı. Bu keşif gezisinin kayıtları. Afrika’nın çevresinden dolaşan yolu bulmaya çalışanları yüreklendirdi. Bartolomeu Dias 1488’de Ümit Burnu’nu aştı. Vasco da Gama daha da ilerleyerek Hindistan’a ilk deniz yolculuğunu yaptı ve 1499’da geri döndü.

Atlas Okyanusu’nun Aşılması

15. yüzyılda insanlar, dünyayı bugünkünden daha küçük bir küre olarak düşünüyorlardı. Kızıldeniz’den Doğu Hint Adalarına giden yol oldukça uzundu. Bundan dolayı Kristof Kolomb bu adaların İspanya’nın batısına çok uzak olamayacağı kanısına varmıştı. Batıya doğru giderek Doğu Hint Adalarına ulaşmayı uman Kolomb, İspanya Kralı Fernando ve Kraliçe Isabella’nın sağladığı gemilerle 1492’de yola çıktı. Yolculuk sanılandan daha uzun sürdü. 10 hafta sonra Kolomb, Doğu Hint Adalarının bir parçası sandığı adalardan birinde karaya çıktı. Oysa, bugün Batı Hint Adaları olarak bilinen yere ulaşmıştı.
Kolomb ve öteki İspanyol kâşifler, daha sonra, Orta Amerika kıyıları ile çevredeki toprakları buldular. Kolomb’dan sonra Ferdinand Macellan İspanya’dan denize açılarak Güney Amerika kıyılarını izledi. 1520’de anakara ile Tierra del Fuego Adaları arasındaki bugün kendi adıyla anılan boğazdan geçti. Büyük Okyanus’u aşarık baharatıyla ünlü Doğu Hint Adalarına ulaşmayı başardı. Macellan’ın Filipinlerde öldürülmesinden sonra Juan Sebastian de Elcano, Ümit Burnu yoluyla İspanya’ya dönmeyi başararak, dünyanın çevresini denizden dolaşan ilk kişi oldu. Bu yolculuğun en önemli sonuçlarından biri, Amerika ile Asya arasında yer alan okyanusun keşfiydi. Macellan bu denize İspanyolca “sakin, durgun” anlamına gelen Pasifik Okyanusu (Büyük Okyanus) adını verdi.

Macellan’ın Amerika’yı güney ucundan dolaşarak aşması, başka insanları kıtayı kuzeyden geçerek Doğu Hint Adalarına ulaşma konusunda heveslendirdi. İngiliz John Cabot 1497’de batıya doğru giderek Asya’ya ulaşmaya çalışırken Newfoundland balıkçılık alanını keşfetmişti.16. yüzyıl boyunca ve sonrasında İngilizler ile Fransızlar Kuzeybatı Geçidini aramayı sürdürdüler.

Atlas Okyanusu ile Büyük Okyanus arasında bir denizyolu olan Kuzeybatı Geçidi, Kuzey Kutup Dairesi’nin 800 km kuzeyinde yer alır. Geçit, Grönland’dan başlayan ve Kanada’nın Kuzey Kutup Takımadaları arasından, doğu-batı doğrultusunda 1.450 km boyunca uzanan bir kanallar topluluğudur. Çıplak bir görünümü olan bu kanallar buzullarla kaplıdır.

1534’te Fransız denizci Jacques Cartier Büyük Okyanus’a ulaşacağı umuduyla Kanadadaki St. Lawrence Körfezi’ne girdi. Samuel de Champlain ise 1604’te, St. Lawrence Irmağı’nı izleyerek Kanada’da bir Fransız kolonisi kurdu. Martin Frobisher ile John Davis Kanada’da Labrador Yarımadası ile Grönland arasındaki kanalları bulmuştu. Daha sonra birçok kâşif bu bölgede Davis Körfezi, Baffin Denizi, Hudson Boğazı, Hudson Körfezi ve Franklin Boğazı gibi genellikle kendi adlarıyla anılan boğazları, koy ve körfezleri keşfederek Kanada’nın kuzey kıyılarının haritasını çıkardılar. Sonunda 1851-52’de R. J. McClure, McClure Boğazı’nı yürüyerek geçti ve Kuzeybatı Geçidinin ilk olarak aşılmasını sağladı. Tarihte Kuzeybatı Geçidi’ni boydan boya ilk kez 1903-06 arasında Roald Amundsen geçmiştir.

Amerika’da Keşifler

1513’te İspanyol Vasco Nünez de Balboa Güney ve Kuzey Amerika arasındaki dar bir toprak parçası olan Panama Kıstağı’nı bir baştan bir başa geçti. Altı yıl sonra, yurttaşı Hernân Cortes, Meksika topraklarının fethine girişti. Ölümünden önce Cortes ve istilacı İspanyollar, Panama’dan California’ya kadar Orta Amerika’yı ve Meksika’daki zengin gümüş madenlerini keşfetmiş bulunuyorlardı. Francisco Pizarro 180 denizciyle Büyük Okyanus kıyıları boyunca ilerledi ve Peru’yu İspanya kralı adına ele geçirdi.

İspanyol ve Portekizli kâşifler 16. yüzyılı izleyen dönemde, Güney Amerika’nın bilinmeyen yörelerini adım adım keşfettiler. 1800’lerin başlarında Güney Amerika’nın başlıca bölgeleri artık biliniyordu.

17. yüzyılın ilk yıllarından başlayarak ispanyollar Meksika, Orta Amerika ve Batı Hint Adalarına; Portekizliler, Brezilya’ya; Fransızlar, St. Lawrence Irmağı çevresine; İngilizler de bugün ABD topraklarının doğu kıyılarında bulunan Virginia ve New England ile Hudson Körfezi kıyılarına yerleştiler.

Mississippi’nin batısına 1783’te ABD bağımsızlığını kazandıktan sonra geçildi. Çok geçmeden Missouri Irmağı kıyıları ve Columbia Irmağı’nın Büyük Okyanus’a döküldüğü noktaya kadar gelindi. Büyük Okyanus kıyısındaki toprakları ve Kayalık Dağları dünyaya tanıtan kürk tüccarları ile altın arayıcıları oldu.

18. yüzyılın sonlarında Alexander Mackenzie kendi adıyla anılan Mackenzie Irmağı’nı izleyerek Kuzey Buz Denizi’ne ve daha sonra Kayalık Dağları aşarak Büyük Okyanus’a ulaştı. 19. yüzyılda Kanada ırmakları tüccarlarca keşfedildi.

Avustralya ve Büyük Okyanus

Eski Yunanlılardan beri Asya’nın güneyinde büyük bir kıtanın bulunduğuna inanılıyordu. Macellan, Büyük Okyanus’u bu kıtaya rastlamadan aşmıştı. Bugün Avustralya olarak bilinen bu toprakların ilk olarak 1606’da Hollandalı ve İspanyol kâşiflerce görüldüğü sanılmaktadır. 1630’a gelindiğinde Hollandalı kaptanlar artık Avustralya’nın batı kıyılarının yabancısı değildi. 1642’de Abel Tasman bu yeni toprakların genişliğini öğrenmekle görevlendirildi. Tasman, ülkenin güneyine geçti, Tasmanya’ya geldi, Yeni Zelanda kıyılarını gördü ve Cava’daki Hollanda sömürgesine geri dönerken Yeni Gine’ye uğradı. 1699’da gençliğinde korsanlık yapmış olan William Dampier, Avustralya’nın ve Yeni Gine’nin kuzey kıyılarını dolaştı.
18. yüzyılın başlarında Avustralya’nın büyüklüğü, Amerika’nın kuzeybatı ve kuzeydoğu kıyılarının yapısı gibi Büyük Okyanusa ilişkin, üç temel sorun henüz çözülmemişti. James Cook bu üç sorunu da çözdü. Cock 1769-70 arasında Güney Amerika’nın Horn Burnu’nu dolaştı ve Büyük Okyanus’un güneyindeki birçok adayı keşfetti. Yeni Zelanda ve Avustralya’nın doğu kıyılarının haritasını çizdi ve sonunda Ümit Burnu yoluyla İngiltere’ye döndü. İkinci yolculuğunda dünyanın çevresini dolaştı.Avustralya’nın güneyine kadar uzanmasına karşın, orada yeni bir kıta bulamadı. Cook, son keşif gezisinde Amerika ile Asya arasındaki Bering Boğazı’nı geçti her iki kıtanın bu bölgedeki kıyılarının haritasını çıkardı.
Amerika’da olduğu gibi, Avustralya’da da iç bölgeler, genellikle altın aramak ya da otlak bulmak için yola çıkan adı bilinmeyen insanlarca keşfedildi. Bugün Avustralya’da hâlâ beyazların yürüyerek ulaşamadıkları yerler vardır.

Afrika’nın Batıya Açılması

Avrupalılar için Afrika’nın iç bölgeleri, kıyılarının haritaları çıkarıldıktan uzun bir süre sonra bile bilinmezliğini korudu. Afrika’nın gizi, Nijer, Nil, Zambezi, Kongo (Zaire) ırmakları boyunca yapılan keşifler sırasında aydınlandı. Nijer’in önemli bir bölümü 1796-1805 arasında Mungo Park tarafından keşfedildi. Afrika kâşiflerinin en önemlisi ise David Livingstone’dur. Livingstone, Zambezi Ir-mağı’nı keşfederek, haritasını çıkardı ve Atlas Okyanusu’ndan Hint Okyanusu’na kadar kıtayı boydan boya geçti. Ne var ki, kendisine temel amaç olarak belirlediği Nil Irmağının başlangıç noktasını bulmayı başaramadı. Bu yolculuğu sırasında kaybolduğu sanıldı. ABD’li kâşif ve gazeteci Henry Morton Stanley ona ulaşana kadar, kendisinden yıllarca haber alınamadı.

Afrika’nın keşfi, kıtanın Avrupa ulusları arasında bölüşülmesine yol açtı.

Modern Keşifler

Arabistan’ın, Orta Asya’nın, Hindistan’ın ve Çin’in yeterince bilinmeyen bölgelerinin de keşfedilmesiyle, dünya haritasının boşlukları yavaş yavaş dolduruldu.

20. yüzyılın en heyecanlı keşif gezileri Kuzey ve Güney kutuplarına erişmek amacıyla yapılanlar oldu. Kuzeybatı Geçidi’ni bulma girişimleri 19. yüzyıl boyunca sürdü ve Kuzey Kutbu’na ulaşmak amacıyla 1875’te başlatılan girişimler için gereken bilgiler sağlanmış oldu. En fazla ilgi uyandıran girişimi 1893-96 arasında Fridtjof Nansen yaptı ama kutba ya da ona yakın bir noktaya 1909’da ABD’li Robert Peary ulaşabildi.
Cook’un yolculuğunun üzerinden uzun bir süre geçmesine karşın, Antarktika’yı keşfe gidenlerin sayısı oldukça azdı. Oysa burada avlanan balina ve ayıbalığı avcıları bölgeyi iyi biliyorlardı. 1840-43 arasında James Clark Ross, 1902 ve 1912’de Robert Falcon Scott ve 1908’de Ernest Shackleton önemli keşiflerde bulundular. 1911’de Güney Kutbu’na ulaşma yarışında Scott, Roald Amundsen’e yenildi. Scott son seferinde motorlu kızaklar kullanmıştı ama bunlar çok geçmeden bozuldu. O dönem kâşiflerinin araç gereçleri daha sonraki keşif araştırmalarında kullanılan modern araç gereçlerle karşılaştırıldığında çok ilkeldi.

Keşiflerin Geleceği

Bir bölgenin haritası çıkarıldığı zaman oranın keşfedildiği düşünülürdü. Bu açıdan bakıldığında günümüzde, yeryüzünün kara ve denizlerinin keşfinin hemen hemen tamamlandığı söylenebilir. Yalnızca Antarktika kıtasında henüz görülmemiş, oldukça büyük alanlar vardır. Benzer biçimde Kuzey Kutup Denizi ya da başka denizlerden birinde henüz keşfedilmemiş birkaç ada bulunabilir; ama dünyanın geri kalan büyük bölümünün haritası tamamlanmıştır. Tüm deniz ve okyanusların yüzeyleri tekrar tekrar incelenmiş ve deniz tabanlarının haritası, derinlik belirleyen aygıtlar kullanılarak genel çizgileriyle çıkarılmıştır.

Ne var ki, kara ve denizlerin altında neler olduğuna ilişkin hâlâ çok az bilgi vardır. Örneğin bugün yer yüzeyinden ancak 12 km derine inilebiliyor. Dünya’nın yarı çapının yani yüzeyden merkeze olan uzaklığın 6.400 km olduğu düşünülürse, bu 12 kilometrenin bugüne kadar yer yüzeyinde ancak küçük bir sıyrık oluşturduğu söylenebilir. Yer yüzeyinin altında neler olup bittiği de çok az biliniyor. Uydu, bilgisayar, tarayıcı, radar ve kamera gibi karmaşık algılama aygıtlarının yardımıyla yapılan yeni keşifler sonucu, yer yüzeyinin altındaki yakıt ve minerallerin yerleri belirlenebilmektedir.

Yeryüzünün bilinmeyen bölgelerinin keşfi nerdeyse tamamlanırken, insanlar karaların ve denizlerin altında, dünyanın çevresinde ve uzayın sonsuzluğunda neler bulunabileceğini araştırmaya yöneldi. MAĞARA ARAŞTIRMALARI maddesi yeryüzünün altındaki derin mağaraların nasıl keşfedildiğini. DALGIÇLIK maddesi ise insanların okyanus derinliklerini daha yeni araştırmaya başladığını anlatmaktadır. Jacques Cousteau, derin sulardaki yaşamla ilgili birçok şeyi aydınlatmış ünlü bir sualtı kâşifidir.En son ve en bilinmeyen keşif alanı uzaydır.” ”

Değerlendirmek ister misiniz?

1 point
Upvote Downvote

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Filigran

Yahudilerin Efsanevi Savaşçısı Samson