in ,

ASYA KITASI Hakkında Ne Bilmek İstiyorsunuz ?

ASYA KITASI

ASYA KITASI Hakkında Ne Bilmek İstiyorsunuz ?

ASYA kıtaların en büyüğüdür. Kuzey Buz Denizi‘nden Ekvatora kadar uzanan bir alanı kaplar. Doğusunda Büyük Okyanus, güne­yinde Hint Okyanusu vardır. Güneydoğuda Sumatra, Borneo, Yeni Gine ve çok sayıdaki küçük ada Asya’nın parçasıdır. Asya, batıda içinden Süveyş Kanalı geçen bir kıstakla (dar kara şeridi) Afrika‘ya bağlanır. Kıtanın batı sınırları, Ural Dağlan ile Ural Irmağı boyun­ca uzanır. Bu sınırlar, Kafkas Dağları ile Karadeniz arasında yer alan ve Trans Kafkasya diye adlandırılan bölgeyi de içine alır. Ama, bu sınır tartışılmakta ve bazen Avrupa ile Asya, Avrasya adlı tek bir kıta sayılmaktadır.

ASYA’YA İLİŞKİN BİLGİLER
YÜZÖLÇÜMÜ: SSCB’nin Asya’da bulunan yaklaşık 17.301.089 km2’lik topraklarıyla birlikte 44.614.399 km2.
NÜFUS: 4.665.412.000 (2017).
DOĞAL KAYNAKLAR: Çay, pirinç, şekerkamışı ve baha­rat; kömür, demir, bakır, kalay, tungsten, grafit, pet­rol, kauçuk ve seramik kili; kürk, pamuk, yün, ipek, kenevir ve jüt.
İLGİ ÇEKİCİ YERLER: Dünyanın en kalabalık iki ülkesi Çin ve Hindistan; Everest Dağı‘nın (8.848 metre) da aralarında olduğu dünyanın en yüksek 20 doruğu; dünyanın en büyük üçüncü gölü olan 65.000 km2’lik Aral Gölü ile dünyanın en uzun ırmaklarından üçü olan Obi, Yangtze (Yang-çe) ve Amur.

Aralarında Everest’in de bulunduğu dünya­nın en yüksek tepeleri, en uzun ırmaklar ile karaların en alçak yeri olan Ölü Deniz kıyılan Asya‘dadır. Yeryüzünün en yağışlı yerlerin­den biri olan Hindistan‘daki Çerrapunci ile en az yağış alan çöllerin bazıları da bu kıtadadır. Sibirya’daki Verhoyansk ve Oymyakon dün­yanın en soğuk yerleri arasındadır; gene dün­yanın en yüksek hava sıcaklıkları Arabistan Yarımadası’ndaki Aden’de saptanmıştır. Ma-kao, Hong Kong, Cava ve Japonya ile Çin ve Hindistan’ın bazı bölgeleri gibi dünyanın nü­fus yoğunluğu en yüksek yerleri de Asya’da­dır. Bazı bölgelerinde ise hemen hemen hiç kimse yoktur. Asyalılar’dan bazıları, yüzyıl­lardır neredeyse hiç değişmeyen bir yaşam sürerken, bazıları ise sanayileşmenin gelişme­si ve batı kültürünün etkisiyle çok kısa bir sürede ülkelerinin tanınmayacak kadar değiş­tiğine tanık oldular.

Günümüzde Asya kıtası dünya nüfusunun yüzde 60’ını barındırmaktadır. Asyalılar’ın çoğu küçük köylerde yaşayan çiftçilerdir. Nüfusun yaklaşık yüzde 90’ı kıtanın doğusun­da ve güneyinde yaşar. Bu yoğun nüfuslu bölge, Pakistan’dan Çin’in kuzeyine ve Japon­ya’ya doğru bir yay çizer. Bu bölgelerdeki gelenek, din ve kültürlerin Asya’nın öteki bölgelerinde yaşayan insanlar üzerinde önem­li etkileri olmuştur. Tarım, Asya’nın doğusu ve güneyinde bugün de en önemli etkinliktir. Bununla birlikte artık daha çok insan, kentler­de ve fabrikalarda iş bulmak için köylerini terk etmektedir.
Asya ülkelerinin çoğunda yeni sanayiler ülkelerin görünümünü ve insanların yaşamını değiştirdi. Ama, yalnızca Japonya’da sanayi­leşme batılı ülkelerin düzeyine ulaştı ve hatta geçti. Asyalılar’ın büyük çoğunluğu yoksul­dur. Onların yaşam düzeylerini yükseltmek için çaba harcanmaktadır.
Asya’da doğum oranı her zaman yüksek oldu. Ama bu oran, hastalık, kıtlık ve doğal afetlerin sonucu olan yüksek ölüm oranıyla yüzyıllar boyu dengelendi. Çağdaş bilimsel gelişmeler ölüm oranını büyük ölçüde düşü­rünce, Asya bir nüfus sorunuyla karşılaştı; çünkü beslenmesi gereken pek çok insan vardı ve besin maddeleri yetersizdi. Günü­müzde Asya’da birçok hükümet, halkı daha az çocuk sahibi olmaya özendiriyor. Tarımsal yöntemleri geliştirmek için de çok çaba har­candı; artık Asyalı çiftçilerin bir bölümü gübre ve ilaç kullanıyor; çağdaş tarım maki­neleriyle eskiye göre daha çok ve daha iyi tahıl üretebiliyor.
Asya’nın doğal yapısı üçe ayrılabilir. Ku­zeyde kışın şiddetli soğukların görüldüğü, rüz­gâra açık düzlükler ve sık ormanlarda yaşam koşullan çok güçtür. Eski Hint, Mezopo­tamya ve Çin uygarlıklannın geliştiği güney ve doğuda ise iklim daha ılık ya da sıcaktır. Güney ve doğudaki bu bölgeler, kuzeydeki bölgelerden ve Avrupa’dan, büyük sıradağ­lar, çöl ya da yan çöllerden oluşan geniş bir doğal engelle ayrılır. Aşılması çok güç olan bu doğal engeller kuzeyde ve batıda yaşayan­ları, güneyde ve doğuda yaşayanlardan ayır­mıştır.

Muson Bölgeleri
Asya’nın güneyi ve doğusu dünyanın en kalabalık bölgeleri arasında yer alır; dünya nüfusunun yarıdan fazlası bu bölgelerdedir. Buna karşılık pek az insanın yaşadığı dağlık ve ormanlık bölgeler de vardır. Asyalılar’ın çoğu ırmak vadilerinde ve kıyılardaki sulak topraklarda yaşar. Bu yöreler yaz aylannda, rüzgârlann okyanuslardan getirdiği bol yağış­larla sulanır; daha serin olan kış aylarındaysa ya­ğış az olur. Bu bölgelerin kışın kurak, yazın ya­ğışlı iklimine ve bol yağışları getiren mevsim rüzgarlarına Arapça mevsim sözcüğünden gelen “muson” adı verilir
Tibet’teki dağlardan pek çok büyük ırmak doğar. İndus, Ganj ve Brahmaputra ırmakları Hindistan ve Pakistan’dan; İravadi Birmanya’ dan, Mekong Çinhindi’nden; Yangtze (Yang-çe) ve San Irmak ise Çin’den geçer. Yazları kuvvetli yağışlar ve dağlardaki karın erimesi alçak vadilerde büyük sellere neden olur. Irmakların çoğunun deltaları vardır (bak. Delta). Bu sıcak ve çamurlu topraklar pirinç yetiştirmeye elverişli olduğundan, pirinç bu­ralarda yaşayanlann temel besinidir. Yağmur ve sıcaklığın pirinç yetiştirmek için yetersiz olduğu yörelerde ise dan ve buğday gibi ürünler ekilir.
Avrupalılar muson bölgelerine ilk olarak 1500’lerde gelmeye başladılar. Gelişlerinin nedeni buraları keşfetmenin yanı sıra ticaret yapmaktı. Önceleri baharat aradılar: sonra pamuk, çay ve şeker üretimini özendirdiler. Sonraki yıllarda ise ormanlar yok edilerek kauçuk ağaçları dikildi. Bazı Avrupalılar çift­lik sahibi olarak buralara yerleşti. İlk kâşifle­rin bir bölümü altın ve değerli taşlar bulmayı umuyordu. Günümüzde muson bölgelerinde­ki en değerli mineral petroldür.
Bangladeş, Hindistan ve Pakistan‘daki in­sanların çoğu, İndus, Ganj ve Brahmaputra gibi ırmakların geçtiği sıcak ovalarda yaşar. Topraklar bu ırmaklardan sağlanan sularla sulanır. Böylece bazı yörelerde, sıcak iklim ürünleri olan pirinç, pamuk ve şekerkamışı-nın yanı sıra buğday ve arpa gibi serin iklim ürünleri de yetiştirilir. Lahor, Delhi, Kanpur ve Varanasi gibi büyük kentlerin bulunduğu büyük ovada Karaçi ve Kalküta limanları vardır. Hindistan’ın batı kıyısındaki Bombay’ da fabrikalarda işlenen pamuk, güneyde daha yüksekte bulunan ve daha kuru bir iklimi olan, aynı zamanda çay ekiminin de yapıldığı Dekkan’da yetiştirilir. Tropik bir iklimi olan Sri Lanka’da (Seylan) pirinç, çay, kauçuk, hindistancevizi ve baharat üretilir.
Daha doğuda bulunan Birmanya’da çok sert bir ağaç olan tikağacından oluşan sık ormanların yanı sıra, büyük miktarlarda pi­rinç üretimi yapılan bereketli İravadi Irmağı deltası bulunur. Gene doğuya doğru, tikağacı ve pirinç yetiştirilen Tayland ile Güneydoğu Asya’da Kampuçya, Laos ve Vietnam toprak­lan uzanır. Malakka Yarımadası, kalay ve doğal kauçuk üretiminde en önde gelen yöre­lerden biridir.
Doğu Hint Adaları, Sumatra, Cava ve Borneo gibi büyük adalarla, yüzlerce küçük adadan oluşur. Bütün bu adalar tropik kuşak içindedir; Filipinler ise daha kuzeyde yer alır. Adalarda günümüzde de baharat yetiştirilme­sine karşın, kauçuk, şeker, çay, kahve ve ip yapımında kullanılan lifli bitkiler daha önem­lidir. Başta İngiltere. Fransa ve Hollanda olmak üzere batılı ülkeler tarafından sömür-geleştirilen pek çok Güneydoğu Asya ülkesi, II. Dünya Savaşı’ndan sonra bağımsızlığına kavuşmuştur.
Büyük bölümü dağlık olan Çin’in iklimi Hindistan ve Çin hindi’nden daha soğuktur. Yaklaşık 3 milyar kişinin yaşadığı Çin’de halkın çoğunluğu Yangtze ve Sarı Irmak vadilerinde ya da ikisi arasındaki düzlüklerde yaşar. Nüfusun çoğunluğunu köylüler oluştu­rur. Belli başlı ürünler, pirinç, çay, baklagil­ler, darı ve pamuktur. Çinliler, çömlekçilik, dokumacılık ve tahta oymacılığı gibi el sanat­larını yüzyıllar önce geliştirdiler. Ama, ülke­nin sanayileşmesi, ancak 1949’dan başlayarak kömür, demir ve çelik gibi ağır sanayi dalları­nın gelişmesiyle gerçekleşebildi. Yeni fabri­kalar ve gelişen ulaşım olanakları, Çin’in çağdaş dünyanın en önemli ve en güçlü ülkelerinden biri olarak ortaya çıkmasına yardımcı oldu.
Japonya da çok dağlık bir ülkedir; nüfusu­nun büyük bölümü, yoğun olarak az sayıdaki dar kıyı düzlüklerinde toplanmıştır. 19. yüzyı­la kadar bu ülkenin Avrupalılar’la ilişkisi yoktu. Kendi kaynaklarına dayanarak güçlü bir ordu ve birçok ülkeye satılan çeşitli mallar üreten büyük fabrikalar kuran Japonya, hızla sanayileşti. 1939’a gelindiğinde büyük bir imparatorluk olmuştu; ama II. Dünya Sava-şı’nda Asya’nın doğusunu denetimine alma girişimi gerçekleşmedi. 1945’ten bu yana ise Batı Avrupa ve ABD ile rekabet eden güçlü ekonomisi ve sanayisiyle, dünyanın önde ge­len gelişmiş ülkeleri arasına girdi.

Doğal Engel Bölgeleri
Asya’nın güneyindeki ve doğusundaki yoğun nüfuslu yerler, kıtanın kuzeyi ile Avrupa’dan, çok az insanın yaşadığı kurak iklimli doğal en­gel bölgeleri ile ayrılmıştır. Bu topraklar, Ak­deniz kıyılarından neredeyse Büyük Okyanus’a kadar 8.000 km boyunca uzanır; eni ise bazı yerlerde 1.600 kilometreyi aşar. Bu bölge, güneybatıda Arabistan ve Anadolu yarımada­ları ile Irak ve İran’ı; ortada Tibet’i ve Çin’deki Uygur Özerk Bölgesi Xinjiang’ı (Sinkiang); kuzeybatıda ise Moğolistan’ı içine alır. Engel bölgelerinin büyük bölümünü çöller, geriye kalanını ise dağlar ya da yüksek yaylalar oluşturduğu için buralarda nüfus yoğunluğu azdır. Bu coğrafi özellikler ulaşım ve haberleşmeyi de güçleştirir.
Dağ zinciri, Ermenistan’daki Kafkas Dağ­ları ile neredeyse birleşen Anadolu’daki To-ros Dağları’yla başlar. Bu dağlar İran düzlü­ğüne doğru bir halka oluşturacak biçimde ayrılır; Hindukuş ve Pamir dağlarında, Afga­nistan, SSCB, Çin, Hindistan ve Pakistan’ın birleştikleri yerde, yeniden bir araya gelir. Bölgenin yüksekliği nedeniyle Pamir’e, za­man zaman, “Dünyanın Damı” da denir. Burada, dağların deniz düzeyinden 7.000 metre yükseğe eriştiği bir yer vardır. Yüksek dağ sıraları, bir yelpazenin kanatları gibi Asya’nın doğusuna doğru açılır. En güneyde Himalayalar’ın oluşturduğu yay. dünyanın en yüksek sıradağlarıdır. Kuzeye doğru uzanan öteki dağ dizileri Karanlık Dağlar (Kunlun), Tanrı Dağları (Tien Şan) ve Altay Dağları’dır.
Dağlardaki yüksek geçitler, çoğunlukla karla kaplıdır. Ama, Çin’e, Pakistan’a ve Hindistan’a kuzeyden ve batıdan girişi zorlaş­tıran tek engel dağlar değildir. Bu bölgedeki ulaşım ağı da çok yetersizdir. Çin’den yalnız­ca bir demiryolu geçer; Hindistan’a ve Pakis­tan’a uzanan demiryolu yoktur. Dağ dizilerin­de Tibet gibi yüksek, kuru ve çıplak platolar yer alır. Dağ kuşağının kuzeyinde, Türkmenistan‘da Karakum ve Kızılkum gibi soğuk çöller, daha da kuzeyde büyük Gobi Çölü yer alır. Bütün bu çöl ve çöl platolarına “soğuk çöller” denir; çünkü kışın buralarda tipi eser, yaz ise kuru ve sıcaktır.
Güneybatıya doğru uzanan düzlüklerde de sık sık çöllere rastlanır, ama bunlar soğuk çöllerden farklıdır. Kızıldeniz‘den başlayıp Arabistan’dan, İran’ın güneyinden ve Thar Çölü’nden geçerek Hindistan’a kadar uzanan büyük bir çöl kuşağı vardır. Bu kuşakta bulunan çöller gerçekten dünyanın en sıcak ve en kuru toprakları arasındadır. Ama bu bölgeler eskiden böyle değildi. Arabistan’ın bugün çoğu çöl olan güney bölümünde bir zamanlar verimli topraklar vardı.
Kimsenin yaşamadığı doğal engel bölgesin­deki Tibet‘in kuzeyinde bugüne kadar hiç kimsenin ulaşamadığı yerler vardır. Karla kaplı yüksek sıradağlarda da hiç insan ya­şamaz.
Bu ıssız çöl topraklarının bir bölümünde, yüzyıllardır kullanılan yollardan, ticaret ker­vanları geçer. Deve ya da at sırtında gelip ge­çen tüccarlar, hayvanlarına, arada bir rastla­nan kuyulardan ya da karlı dağ doruklarından akıp gelen ırmaklardan su içirirler. Çin’ den çay ve pirinç taşırlar; batıdan ise metal tencereler, aletler, silah ve giysi alırlar. Bu mallan, sürülerini seyrek, dağınık otlaklarda besleyen göçebe toplulukların elinde bulunan koyun derisi, yün ve devetüyü ile de değişti­rirler.
Ticaret yollarının geçtiği ya da iki-üç yolun kesiştiği yerlerde, kervan kentleri kurulmuş­tur. Tüccarlar buralarda dinlenir, bazen de el­lerindeki çayı ve yünü, bu kentlerdeki ustalarca yapılmış halı ya da deri ürünleriyle değişti­rirler.
Anayollar doğudan batıya doğru uzanır. Ama mallarını hayvanlarla taşıyan bazı tüc­carlar, Hindistan’daki büyük dağları aşarak kentlere gelir. Bu yörelerde yük taşımacılığın­da kullanılan mandaya benzeyen hayvanların (yak) kalın ve tüylü derisi, şiddetli kar fırtına­larına ve soğuğa karşı dayanıklıdır; kısa ba­cakları ve sağlam ayakları, başka hayvanların düşüp ölebileceği kayalık ve buzlu yollarda yürümesine yardımcı olur. Bazı tüccarlar, çöl­deki göçebelerle alışveriş yapmak üzere, ku­zeydeki otlaklardan kürk ve tahıl getirir.
Ticaret yollan üzerinde bulunan kentlerden Semerkant, Kaşgar, Taşkent ve Buhara yüz­yıllardır bilinir. Bu kentlerde yaşayan ustalar, kuşaktan kuşağa aktarılan motiflerle parlak renkli halı ve kilimler dokurlar. Eski saraylar ve camilerin çoğu kerpiç adı verilen, güneşte kurutulmuş tuğlalardan yapılmıştır; ama dış yüzeyleri parlak, renkli desenleri olan sırlı du­var çinileriyle kaplıdır.
Bu kentler, birer vaha olarak ortaya çık­mıştır. Yazın dağlardaki karlar eriyince, açı­lan kanallarla kentlere su getirilmiş, aynca meyve ağaçları, tütün ve pamuk gibi ürünler
yetiştirilmiştir. Günümüzde, özellikle Rusya ve Türki Cumhuriyetlerin topraklarında bulunan eski kervansaray yöre­leri, geçmiştekinden çok daha büyük ölçüde sulanmaktadır ve bu kentlerin çoğu, demir­yollarıyla birbirine bağlanmıştır.
Kuzeyin Düzlükleri ve Ormanları
Zaman içinde, kervanların uğrak yerleri olan kentler Tatar atlılarının akınlarına hedef ol­du. Tatarlar, engel bölgelerinin kuzeyinde, Sibirya’nın geniş topraklarının başladığı yer­lerde bozkır (step) adı verilen (bak. bozkır) otluk alanlarda yaşarlardı. Bahar ve yaz ayla­rında buralardaki otlaklarda büyük at, koyun ve deve sürüleri beslerler; yaz sonunda sürü­lerini güneye, korunaklı dağlara götürürlerdi. Besinlerinin büyük bölümünü ekşi süt, özel­likle kısrak sütü ile et oluştururdu. Giysileri çoğunlukla koyun derisinden yapılırdı; üstü yünden ya da deve tüyünden keçe ile kaplı yuvarlak çadırlarda yaşarlardı.
Bu düz, açık ve geniş alanlarda, günümüz­de, tıpkı ABD’nin ve Kanada’mn geniş kırla­rında olduğu gibi, makineli tarım ve çağdaş üretim yöntemleri sayesinde buğday yetiştiri­len büyük çiftlikler kurulmuştur. Süt ve tere-yağ sağlayan büyükbaş hayvan sayısı da gide­rek artmaktadır. Çiftçilerin ürünlerini Trans-Sibirya hattına ulaştıran ara demiryolları var­dır. Omsk, Tomsk ve İrkutsk gibi eski kent­lerdeki fabrikalar büyütülürken, Karaganda ve Kuznetsk kömür yatakları yakınlarında ye­ni sanayi kentleri kurulmuştur.
Bozkırların kuzeyinde, ağaçlar görülmeye başlar ve buralarda gezenler kendilerini dün­yanın en geniş orman alanı olan bataklık tay-ga bölgesinde bulur (bak. Tayga). Ağaçların tümü çam, karaçam ve köknar gibi kozalaklı ağaçlardır. Buralara ilk yerleşen Ruslar, or­mandaki hayvanları kürkleri için tuzaklar ku­rarak avlarlardı; bu hayvanların en değerlisi samurdu.
Günümüzde bu yörelerin en önemli ürünü kerestedir. Ama, Kuzey Buz Denizi’ne dökü­len akarsuların yılın birçok ayında donması yüzünden keresteyi pazara ulaştırmak güçtür. Kuzey Buz Denizi kıyılarında birkaç liman kurulmuş olmasına karşın, buzkıranlar bile buralara ancak yazları birkaç hafta için ulaşa­bilir.
Kuzey Buz Denizi kıyıları boyunca tundra diye bilinen (bak. Tundra) ve bozkırlar gibi ağaçsız, çıplak düzlükler uzanır. Tundra düz­lükleri yılın yarısında karla kaplı donmuş top­raklardır. Yaz aylarında bile, toprağın ancak üstten 3 ü santimetrelik bölümü güneşin etki­siyle çözülür. Ama yazları günler uzundur ve birkaç hafta boyunca bu bataklık arazi, çiçek­lerle renklenir, büyük kaz ve ördek sürüleri bataklıklarda yuva kurar. Buralarda yaşayan az sayıda insan ırmaklardan avladıkları balık­lar ve besledikleri ren geyikleriyle geçimlerini sağlar.
Büyük engel bölgesinin kuzeyindeki boz­kırlar, taygalar ve tundralar çarlık döneminde Rus İmparatorluğu’na katılmıştır; günümüz­de ise Rusya ‘nin bir parçasıdır.
ASYA Tarih
Dünyadaki tüm uygarlıkların başlangıcını araştırdığımızda, yolumuz Asya’ya uzanır. Daha Avrupa ve Amerika’da ilkel insanların yaşadığı dönemlerde, Asya’da büyük uygar­lıklar kurulmuştu. Bunların birçoğu uzun za­man önce yok oldu ve yeni toplumlar kurul­du. Bununla birlikte Çin uygarlığı 5.000 yılı aşkın bir süredir varlığını sürdürmektedir. Çinliler’in en eski yazılı tarihi yaklaşık 3.000 yıl öncesinden başlar; söylencelere dayanan tarihleri daha eskiye gider.
Güney Asya‘nın kuzey bölgelerinde, 5.000-7.000 yıl öncesine ait bazı uygarlıkların varlı­ğına ilişkin kanıtlar vardır. Bu dönemden son­ra, İÖ 4000 ile 3000 yılları arasında Tunç Ça-ğı’nda, çiftçiliğin yapıldığı köyler vardı. Asya’ da Türkler’in tarihi de İÖ 3000 yıllarına ka­dar uzanır. Göçebe Türk toplulukları Altay ile Tanrı dağları çevresinde yaşamaktaydılar. Daha sonra Güney Asya’da iki grup ortaya çıktı; İÖ 1500-1000 yılları arasında, kentler kuranlar İndus Ovası‘nda; tarımla uğraşan Hint-Ariler ise Yukarı Ganj Ovası’nda yaşa­dılar.
Eski Asya uygarlıkları, birbirinden ve Av­rupa uygarlıklarından büyük uzaklıklarla ay­rılmıştı. Asyalılar çağdaş dönemlere, yani bu­harlı gemiler, trenler ve öteki hızlı ulaşım araçları ortaya çıkana kadar, batı dünyasın­dan doğudaki okyanuslar ile batıdaki dağlar, çöller ve ormanlarla ayrıldılar. Yalnızca As­ya’nın güneybatısındaki çöllerde yaşayan halklar Avrupalılarla ilişkideydi. Araplar, İranlılar ve Türkler Asya’dan gelen baharat, fildişi ve öteki ürünlerin ticaretinde aracı ol­dular. İS 1. yüzyılda, Roma ile Çin arasında da ticaret başladı. İpek, Çin’den, o zamanki adıyla Hitay’dan, Orta Asya yoluyla Avrupa’ ya getiriliyordu. İki ana ticaret yolu vardı: İpek Yolu denilen karayolu ve Malakka Yarım­adası ile Sumatra arasındaki Malakka Boğazı’ndan geçen denizyolu. Zamanla İpek Yolu vahşi göçebe kabilelerce, denizyolu da Asya’ nın güneybatısına yayılan Müslümanlar’ca kesildi. Böylece ipek ülkesi Hitay, Avrupalı­lar için yalnızca bir efsane olarak kaldı .
Ortaçağda Haçlı Seferleri’yle, Avrupalılar Asya’nın güneybatısını tanıdılar (bak. haçlı seferleri). Haçlı Seferleri sona ermeden ön­ce, büyük Moğol savaşçısı Cengiz Han’ın Asya’nın büyük bölümünü egemenliği altında birleştirmesiyle, Doğu Asya ile Avrupa ara­sındaki haberleşme daha kolay ve güvenli bir duruma geldi (bak. cengiz Han). Marko Polo’ nun ve başkalarının yolculuklarıyla Çin’in uy­garlığına ve büyük zenginliğine ilişkin öykü­ler, Avrupalılar arasında yaygın bir ilgiye yol açtı. Haklarında pek bir şey bilinmeyen bu baharat, fildişi ve ipek ülkeleri, büyük zengin­liklere sahip, bilim alanında ileri ülkeler ola­rak görüldü .
Bununla birlikte Çin, Avrupa’ya karşı çok az ilgi duyuyordu. Çinliler, yurtlarının dünya­nın merkezi olduğu kanısındaydılar. Avrupa-lılar’a barbar gözüyle bakıyorlardı. Çin, yetiştirdiği ürünleri altın ve gümüş karşılığı satmak istiyordu ama Avrupalılar’ın ürettiklerini al­maya hazır değildi.
Eski kara ve deniz ticaret yolları Asya ülke­lerine gitmenin tek yolu olarak kaldığı sürece Çinliler Avrupa’nın etkisinden korunabildiler. Bu yollar uzun, güç ve tehlikeliydi. Fakat 15. yüzyılın sonunda Portekizliler Afrika’nın çevresini dolaşarak Hint Okyanusu’na ulaştı­lar ve Hindistan’la ticarete başladılar.
Doğu Asya’ya okyanus üzerinden giden yol bir kere bulununca, Çinliler’in yaşama koşul­larıda değişti. Tüccarlar, misyonerler ve serü­venciler ile az sayıda bilgin ve diplomat Asya’ ya akın etti. Avrupalılar, Asya ülkelerinin askeri açıdan zayıf, kötü örgütlenmiş ve bölün­müş olduğunu görünce, kısa süre içinde sö­mürge imparatorlukları kurdular. Asya’ nın, Tayland dışında bütün güneydoğusu, gü­neyinin neredeyse tümü ve güneybatısının bü­yük bölümü, çok geçmeden Avrupalılar’ın denetimine girdi.
17., 18. ve 19. yüzyıllarda Asya‘daki sö­mürgeler Avrupalılar için çok kârlıydı. Bura­larda üretilen hammaddeler işlenmek üzere Avrupa’ya getiriliyordu. İşlenmiş ürünlerin büyük bir bölümü de yeniden sömürgelere sa­tılıyordu. Sonuçta batı ülkeleri hızla gelişti, Asya ülkeleri ise geri kaldı. Bütünüyle yaban­cı egemenliği altına girmeyen Çin, Japonya, Kore, Tayland gibi birkaç ülke de ticarete açılmaya zorlandı. Batılı ülkelerin egemenliği altına girmenin utancı, eski büyük uygarlıkla-rıyla gurur duyan bu halkların acı günler yaşa­malarına yol açtı.
Ticaretle birlikte, Asya’ya batılı düşünceler de geldi. 19. yüzyılın sonunda Japonya, Asya’ da batının sanayi yöntemlerini benimseyen ilk ülke oldu. 20. yüzyılda batı düşünceleri ve bi­limsel yöntemler Asya’da yayıldı. Bunlarla birlikte sorunlar da yayıldı; çünkü Asyalılar batılı düşünceleri benimsemek ya da eski ge­leneklerini korumak konusunda art arda ka­rarlar vermek zorunda kaldılar. Bunların ba­zıları kendi geleneksel yollarını yadsırken, ba­zıları da batılı yollarla ilişkisi olan her şeyi reddetti. Sonunda, batının düşüncelerinin ço­ğunun, doğunun belirli gereksinimlerini karşı­lamaya uyarlanabileceğini görmeye başladı­lar. Avrupa ülkelerinin sömürgelerinde, ulus­çuluk ve özyönetim düşünceleri gelişmeye başladı. I. Dünya Savaşı’ndan sonra Asya’da­ki sömürgelerde bağımsızlık isteği hızla yayıl­dı; II. Dünya Savaşı’nın ardından bu ülkeler birer birer bağımsızlığını kazandı.

Değerlendirmek ister misiniz?

0 puanlar
Upvote Downvote

Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Loading…

0

Comments

0 comments

Korsika Adası

Salvador Dali Eserleri